İnceleme: The Man Who Came Down the Attic Stairs (2017)

19. yüzyılın sonlarında psikoloji alanındaki gelişmelerin aksine, kadınların psikolojisi çoğu zaman görmezden gelinmiş fakat sonraki dönemlerde bu tema birçok isim tarafından çeşitli

platformlarda işlenmiş ve böylece birçok probleme de vurgu yapılmıştır. 2017 yılında çıkış yapan Fransız sanatçı Celine Loup’un “The Man Who Came Down the Attic Stairs” adlı eseri de bu sorunlardan birisi olan doğum sonrası depresyonunu ele alarak, etkileyici imgeleriyle bu konuya eğiliyor. Eser BOOM! Studios tarafından basıldı.



Kendisinin bir aile kurup kurmama arasında kaldığı bir dönemde, annelik deneyimi olmadan fakat aynı zamanda yaşanabilecek zorlukları deneyimlemek adına resmettiği bu çalışması, siyah beyaz atmosferiyle okuyucu gererken, birçok soruyla da baş başa bırakıyor.


Thomas ve Emma çiftinin sevgi dolu ilişkisini ve biraz ötelerinde, sanki Edgar Allan Poe öykülerinden fırlamış gibi duran büyük ve herkesten uzak yeni evlerini görüyoruz. Loup’un

etkileyici tasvirleri, böylesine devasa bir evde yaşamanın ne kadar kasvetli olabileceğini

hissettiriyor. Akan musluğu, saat seslerini işitiyorsunuz ve hatta -yine bir Poe öyküsü okuyormuşsunuz gibi- karga imgesiyle beraber onun da sesini duyuyorsunuz. Bu bunaltıcı hava psikiyatrist sahnesine geçtiğimizde duvardaki kocaman Sigmund Freud görseli ile devam ediyor ve böylece okuyucu olarak Emma’nın kasvetli dünyasına dahil oluyoruz.


Başı öne eğik ve kaygılı, yaşadığı olaylar -ki bunları çizgi roman boyunca Emma’nın perspektifinden göreceğiz- sonucu çocuğu için bir tehlike olduğunu kabul eden Emma’nın baştaki mutluluğundan eser kalmadığını mor göz altları ve mahcup tavırlarından anlayabiliyoruz.


Doğumdan sonra bebeğin durmak bilmeyen ağlamasının sayfalar boyunca kalın siyah bir

fontla yazıya dökülmesiyle biz okuyucular da Emma ile bunalıyor ve huzursuz oluyoruz.

Loup’un ortam seslerini de çizgi romana yansıtması, bizlerin paranoyak bir şekilde hem sesleri duyarken hem de Emma’nın deneyimine daha katmanlı bir şekilde ortak oluyoruz. Uzun süren uykusuzluk durumu, saatin tik tok sesi, Roslin’in ağlaması, tüm bunlar Emma’ya istemediği şeyler yaptırıyor. Loup’un, Emma’nın bu halini dağınık saçları ve uzun beyaz geceliğiyle dönüp durur şekilde tasvir etmesi bizleri anneliğin getirdiği zorluklarla bir kez daha yüzleştiriyor.


Bunların yanı sıra, doktorun Emma’ya canlı bir bebek dünyaya getirmediğini

söylemesi işleri karıştırıyor. Anlatının Emma’nın perspektifinden betimlenmesi gerçekliğe dair soru işaretleri oluşturuyor okuyucunun kafasında. Loup bu ikilikleri her sayfada üstüne koyarak olgunlaştırıyor. Thomas karakterine Sanayi Devrimi sonrası seyrekleşen kolektif yaşamın da etkisiyle keskinleşen toplumsal cinsiyet rolleri zemininde bir karakter biçen Loup, Emma'nın ruh haline dair birçok niteliği işlemeyi başarıyor. Dönemin klasikleşen korku elementleri de bunun tonunu oluşturuyor.


Anlatı sonunda, Emma ve Thomas’ın doktordan döndükleri sahnede gördüğümüz, evi tamamen sarıp sarmalayan ağaç dalları gibi, bu huzursuzluk da Emma’yı ve eşiyle olan ilişkisini sarıyor, ele geçiriyor.


“The Man Who Came Down the Attic Stairs” siyah ve beyazın dönemin hikayeciliğinde özgün bir tadı oluşturan gerilim unsurların atmosferi sarıp sarmalarken kendi kendinize sorular sorar halde meraklı bir şekilde okuyacağınız, Emma gibi birçok kadının evliliğinde ve doğum sonrasında deneyimlediği problemlere dikkat çekmesiyle de başarılı bir çalışma.


Son olarak, Celine Loup kendinden bahsettiği kısmın sonunda doğum sonrası depresyon için destek sağlayan bir web sitesi ve telefon numarası bırakmayı da ihmal etmiyor, yaşanabilecek zorlukları tasvir etmekle kalmıyor, bir yardım eli de uzatmış oluyor böylece.